Cemalettin AFGANİ(Mürşit mi?Mürted mi?)

 

İslam dünyasının en fazla tartıştığı kişilik belki Cemalettin AFGANİ.Bir kısım insan o son yüzyılın İslam Güneşi derken bir kısım insan da onu suçlamakta.Kanımca ikinci kısımda yer alıyordu.Bu yazıyı Davut Bayraklı Beyin yazısını dört bölümde alarak aktarıyorum.

BİRİNCİ BÖLÜM

"Şurası aşikâr: Bu din (İslamiyet) nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdatla el ele vermekte tereddüt etmemiştir."   Cemalettin Efgani...

     İslam Modernisti olarak adlandırılan Cemalettin Efgani, tarihsel şahsiyetler arasında belki de ismi üzerinde en çok spekülasyon yapılan kişilerden birisidir. “Şeyh Afgani” olarak da adlandırılan Cemalettin Efgani, doğumundan ölümüne kadar daima şaibelerin içinde yaşamıştır. Hayatı ile ilgili birçok nokta, onunla ilgilenen araştırmacılar tarafından da tam olarak aydınlatılamamış ve “Şeyhin” hayatı, hep bir sır perdesini üzerinde barındırmıştır. Yaşadığı zaman dilimi içerisinde birçok seyahatler gerçekleştiren Efgani, etki/tesir alanı oldukça geniş olan bir şahsiyetti. Fakat bu kadar etkili/tesirli olan bir insanın yaşamıyla alakalı bilinmeyen yönleri, onun hakkında bazı şaibelerin doğmasına da neden olmuştu. Fikirleri her zaman tartışma konusu olan “Şeyh Efgani” genel olarak davet üzerine birçok ülkeye ziyaretlerde bulunmuştur. Fakat daha sonra kişisel fikirlerini açıklamaya başladığı anda davet edildiği birçok ülkenin yöneticisiyle ters düşmüş ve ülkeden çıkarılmıştır. Peki, onu bu kadar tartışmalı kılan şey neydi? Ya da neden Efgani bir âlim olarak çağırıldığı coğrafyalardan bir mürtet veya zındık olarak kovuluyordu? Hakkında ortaya atılan iddialar nelerdi? Doğruluk payı var mıydı? Kısacası kimdi bu adam? Nereden gelmişti? Ne yapmak istiyordu?
     Cemalettin Efgani 1839 yılının Kasım ayında dünyaya gelmiştir. Afgani’nin doğum yeri birçok kaynakta farklı yerler olarak gösterilmektedir. Ancak bunların hangisinin doğru olduğu tam olarak belli değildir. Efgani’nin İran’a verdiği öneme bakarak ve yılmaz takipçisi Muhammet Abduh’a dayanarak ona İranlı diyenler olduğu gibi (H. Karaman, 1994) onu Afganlı olarak gösterenlerde mevcuttur (M. Türköne, 1994). Bunların dışında Efgani için Hintli, Pakistanlı ve Türk diyenler de olmuştur. Yani Şeyhin yaşamı daha doğumu ve milliyeti ile tartışma konusu olmuştur. Şii olduğu iddiaları da onun İranlı olarak gösterilmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Bildiğimiz kadarıyla Efgani ilk eğitimi babasından alıyor ve daha sonra İran’a giderek orada zamanın ulemalarından dersler almaya devam ediyor. Tahminen 4 yıla yakın bir eğitimden geçen Efgani buradan Hindistan’a gider. Hint seyahatine başladığı zaman Efgani’nin reform fikirleri kafasında şekillenmeye başlamıştır. Zira Afgani artık Avrupa’nın bilim ve kültürü ile tanışma fırsatını yakalamıştı. 1857 yılında hac için çıktığı gezi vesilesiyle Afgani, Hicaz, Mısır, Yemen, Türkiye, İngiltere ve Fransa’ya gider. Yaklaşık bir yıllık bu seyahatlerinin ardından Afganistan’a geri dönen Efgani, bir iktidar değişikliği ile yeni iktidarın isteğiyle baş vezirlik koltuğuna oturur. Ancak bu çok da uzun süreli olmayacaktır. Zira İngilizler iktidarın değişmesi için bazı çalışmalar yapınca mevcut yönetim yıkılır ve bu gelişmeler üzerine Efgani’de Hindistan’a geçer. Şeyh Cemalettin Hindistan’da yaptığı faaliyetler yüzünden İngilizleri rahatsız etmiş sonuçta İngilizler onun ülkeyi terk etmesini istemişler ve aleyhte propaganda yapmasını da gerekçe olarak kullanmışlardır.
     1870 yılında kısa süreli bir Mısır seyahati yapan Efgani buran İstanbul’a hareket etmiş ve ilk İstanbul günleri böylece başlamıştır. Daha sonra tekrar Mısır, Hindistan, iki kez İran seyahati ve ardından İngiltere, Rusya ve Fransa seyahatleri gelir. Buralarda da kalıcı olamayan Efgani İstanbul’a ikinci kez gelir ve öldüğü tarih olan 9 Mart 1897 yılına kadar da İstanbul’da kalır. Devamlı mücadele ve seyahatlerle geçen bir ömür, İstanbul’da zamanın Padişahı Sultan II. Abdülhamit’in misafiri iken son bulur. Efgani’nin ölüm nedeni de hayatı gibi tartışmalı olmuştur. Ancak bilindiği kadarıyla “Şeyh Efendi” çene kanserinden hayatını kaybetmiştir.
     Aslında bu ikinci İstanbul seyahatinin Efgani için önemi büyüktür. Zira kendisini sultan çağırmıştır ve Efgani’den Sünni-Şii meselesi ile ilgili çalışmalarda bulunması istenmiştir. Sünni-Şii meselesinde yakınlaşma ve diyalog için çaba sarf eden Efgani İstanbullu günlerinin sonlarına doğru buradan, her ne kadar ayrılmak istese de, onu oraya çağıran Sultan tarafından bırakılmamıştır. Cemalettin Efgani Mısır’da Mısır Milliyetçisi, Türkiye’de ise bazı aydınlara Türk Milliyetçiliği aşılayan isimdir. Farklı yerlerde ve farklı fikirlerde karşımıza çıkan Efgani zaman-zaman muhataplarını şaşırtan fikirler beyan etmekte hiç sakınca görmemiştir. Ancak bu tartışmalı fikirlere makalemizin ikinci bölümünde değineceğimiz için şimdilik konuya girmiyoruz. Efgani hakkında belli bir fikre ulaşmak için, Efgani ile ilgili olarak Sultan II. Abdülhamit’in Hatıralarında ne söylediğine bakmakta fayda vardır:
      “Hilafetin elimde olması İngilizleri hep tedirgin etti. Blund adlı bir İngiliz ile Efgani adlı bir maskaranın el birliği ile İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti. Efgani’yi yakından tanırdım. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım. Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim”
     Bundan başka Ahmet DAVUDOĞLU “1355 numara ile Şarkın Yıldızı Locası’na kayıtlı bir mason olan, İslâm’a duyduğu güvensizliği açığa vurmaktan çekinmeyen ve Peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen Efgani, bir ilim adamı değil, siyasetle uğraşan bir nankördür. Fesatçılığı sezilince ulema tarafından İstanbul’dan kovulmuş, Mısır’a kaçmıştır” açıklamalarıyla önümüze bir başka Efgani örneği koyuyor. Aslında biz bu iddialara yabancı değiliz zira Efgani ve bir numaralı öğrencisi Muhammed Abduh hakkında daha öncede bu tarz iddialar ortaya atılmış ve bu iddiaların belgeleri de sunulmuştu.
     Prof. M. Kaya Bilgegil, “Ziya Paşa” isimli kitabında “Efgani, her mason gibi İslâmiyeti içerden yıkmaya çalışmıştır” diyor. Mısır’da kurulan mason localarının başına gelen Cemalettin Efgani ve Muhammet Abduh, Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler. İngiliz Masonları tarafından himaye edildiği ve onlarla işbirliği içinde olduğu dile getirilen Efgani üye olduğu İsveç Mason Locasından da ilginç bir gerekçeyle atıldıktan sonra Fransız Mason Locasına reis olmuştur. Locadan atılma nedeni ise “Tanrıya” inanmama. Çünkü İsveç Mason Locasında üyelik için “Tanrıya” inanma şartı vardı ve Efgani, tanrısız olarak algılanmıştı. Türkiye’de Masonların çıkardığı bir dergi olan Mimar Sinan Dergisi de 2003 yılındaki Mart sayısında Efgani’ye hatırı sayılır bir sayfa sayısı ayırmış ve onu övgülerle anmıştır. İşte “sinek küçük ama mide bulandırıyor” sözünün hafızalarımıza üşüştüğü noktalardan birisi de burasıydı. İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar” sözü Efgani ve Abduh’un üzerindeki şaibeyi biraz daha artırıyordu. Son dönem Osmanlının ünlü şeyhülislamlarından, merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Muhammet Abduh’la ilgili “Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e sokan odur” demiştir. Tüm bunların dışında Efgani’yi kurtarıcı olarak algılayan âlimlerimizin de varlığını burada hatırlatmakta fayda vardır. Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul, M. Şemsettin Günaltay gibi ünlü simaların isimlerini burada sayabiliriz. Said Nursi ise Risalelerinde Efgani’den bahsederek kendisinden çok şeyler öğrendiğini belirtmektedir.
     Tüm bunların dışında biz Cemalettin Efgani hakkında kısa bir değerlendirmede bulunarak, onu kendi kaleminden ve eserlerinden, daha doğrusu yazdıklarından tanımaya ve tanıtmaya çalışacağız.

İKİNCİ BÖLÜM

“Cemalettin Efgani ne ‘büyük bir âlim’ ne de ‘büyük bir mütefekkirdir’
Muhammet Abduh ise klasik usulle yetişmiş bir âlimdir.”
Prof. Dr. M. Fazlur Rahman

     Aslında Efgani ile ilgili tartışmaların ana sebebi onun bir nevi “İslam Modernisti” olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.  Son dönemin ünlü Modernist âlimleri arasında gösterilen Fazlur Rahman, İslami Modernizmi her hangi bir Müslüman aydının ortaya koyduğu/koymaya çalıştığı bir düşünce ve ya davranışın adı olarak görmez. Fazlur Rahmana göre İslam Modernizmi batıdan alınan bazı sistemlerin İslam’la birleştirilmesi ve ya İslam’ın bazı yönleriyle birleştirilmeye çalışılması değildir.(Fazlur Rahman, İslam, 2004)
     Ancak bilindiği gibi Efgani hakkındaki rahatsızlıkların büyük bir kısmını, onun yaşadığı dönem içinde ortaya koyduğu fikirler oluşturmuştur. Yazımızın birinci bölümünde de zikrettiğimiz Sultan II. Abdülhamit’in sözleri Efgani’nin Osmanlı topraklarında neden tutulduğu hakkında bize azda olsa ipucu vermektedir. Masonluğu tartışma konusu olan Efgani’nin “Irkçılığın dışında saadet yoktur” gibi sözleri de tepki çeken düşüncelerinden bir tanesidir. Sicili Osmanî de “Şii” olduğu belirtilen Efgani hakkında, devrin ünlü Şeyhülislamı Hasan Fehmi Efendi “Kâfir” fetvası vermiştir. Aslında Afgani ile ilgili belgeler detaylı olarak incelendiğinde onun Şii olduğuna dair ciddi kanıtların varlığı göze çarpmaktadır. Tabii bu noktada akla gelebilecek sorulardan bir tanesi de Efgani’nin neden Şii olduğu gerçeğini gizlediği sorusudur. Eğer bu iddiayı doğru kabul edersek onun Şii olmasını gizlemesi için en doğru açıklama olarak Efgani’nin etki etmeye çalıştığı alanı göz önüne almamız gerekecektir. İşin bir diğer boyutu da Şii bir âlimin İslam dünyasında kabul görmesi daha zordu. O nedenle büyük bir ihtimalle “Şeyh Efgani” gerçek kimliğini saklama yoluna gitmiştir.
     Efgani Peygamberliği “sanatlardan bir sanat” olarak görmektedir. Afganistan hakkında Ruslara karşı casusluk yaptığı iddiaları da, kafaları karıştıran sorular arasındadır. Efgani’nin Rusya gezisi hakkında ve oradaki seyahatiyle ilgili elde fazla bilginin bulunmaması da bu iddiaları güçlendiren sebepler arasındadır.
     Aslında Efgani genel değerlendirme içerisinde yöntem itibariyle tarafsız olarak bilimsel eleştirilere maruz kalan birisi değildir kanaatindeyiz. Zira Efgani’yi savunanlar İslam Modernizmi adına hareket ederken; eleştirilerinde acımasızca davrananlar da Modernizm karşıtları ve gelenekçilerdir. Bu nedenle Efgani’nin yeniden ve daha akademik bir düzeyde bilimsel bir eleştiri kritiğine tabi tutulması gerektiği görüşündeyiz. Çünkü Efgani -kabul edilse de edilmese de- fikirleri ve hayatıyla etki alanını genişletmiş bir tarihi kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayatının belli bir bölümünde tabiatçılık, Allah’ı inkâr eden maddeci ve dehri görüşlerle mücadele eden Efgani şunları yazar:
     “Materyalistler insanın manevi moral cephesini çökertmektedirler. Bir dinin esası ne kadar zayıf olursa olsun maddecilikten daha faydalıdır. Din insana üç temel haslet aşılamaktadır. 1) İnsanı çirkin davranışlardan koruyan ´iffet´ kavramı 2) Toplumun ayakta kalmasını sağlayan ´emanet´ kavramı 3) Toplumsal yaşamın bel kemiği olan ´doğruluk´ kavramı…” (F. Macit, 1998)
     Efgani’ye göre İslam terakkiye engel bir din değil aksine terakkiyi kabul ve emir eden bir dindir.
     “İslam kendisine inananlardan iman esasları için açık delil aramalarını emreder. Bu nedenle İslam daima akla hitap eden ve hükümlerini de devamlı aklın üzerine bina eden bir dindir” diyen Efgani, farklı zamanlarda İslam’ı terakkiye engel gördüğünü de yazarak bizleri şaşırtmaktadır. Bu konu hakkında yazımızın üçüncü bölümünde geniş bir bilgi vereceğimiz için şimdilik konuyu burada bırakıyoruz.
     İslam’ın doğru olarak algılanışını engelleyen etmenleri sıralayan Efgani, en önemli etmen olarak dinle karışmış ve din gibi algılanmış, kutsallık atfedilmiş gelenekleri sayar. Aslında bu noktada tüm İslam Modernistleri hem fikirdir. Zaman içerisinde Kur´an´ın doğru olarak algılanmaması ve geleneklerin dinin aslıymış gibi yaşanması tüm modernist âlimleri rahatsız etmiş ve bir nevi “Kur´an´a dönüş” fikrinin başlatılması ihtiyacının zaruri olduğu fikri genel kabul görmüştür. Ama daha önce de değindiğimiz gibi burada ki asıl sorun “dönüşün” nasıl olacağıdır. Zira halen modernistler geleneksel ulemaların tepkisinden kurtulamamışlardır. Doğu-Batı değerlendirmelerinde Batı dünyasının üstünlüğünü peşin olarak kabul eden Efgani, doğu toplumunun da en az Batı kadar belli noktalarda yetenekli ve zeki olduğunu savunmuş fakat batılıların hâkimiyet ve terakki sırlarını keşfederek daha iyi kullandıklarını ifade etmiştir. (M. Türköne, 1994)
     Efgani Türk Aydınlarından Mehmet Emin Yurdakul’u milliyetçilik noktasında etkilemiş ve Milli kavramları ön plana çıkaran şiirler yazması için teşvik etmiştir. Mehmet Akif Ersoy’da Efgani’den etkilenen aydınlarımız arasındadır. Zaten İslam Modernistleri arasında gösterilen Ersoy; “Safahat”  isimli eserinde bazı modernist fikirlerini şiirsel bir dille işlerken, Efgani’ye methiyeler dizmeyi de ihmal etmez. Eski başbakanlardan olan M. Şemsettin Günaltay’da Efgani’nin tesirinde kalanlardan. Merhum Günaltay Efgani için “peygamber kadar hürmete layık” benzetmesi yaparak, bir adım daha ileriye gitmiştir. Son dönemin en tartışmalı âlimlerinden Said Nursi’de bazı konularda onunla hem fikirdir. Said Nursi “siyasette muktesit mesleki” ondan öğrendim demektedir. Tüm bu isimlerin dışında Jön Türkler, Yeni Osmanlılar, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçora, Ahmet Hamdi Akseki ve Seyit Bey’de ondan etkilenen isimlerden dikkat çekenlerdir. II. Abdülhamit’in de zamanının bazı şartları nedeniyle Efgani’nin fikir ve görüşlerinden etkilendiği de iddia edilmiştir (Karaman, 1994). Son olarak sayabileceğimiz bir isimde Pakistanlı ünlü şair Muhammet İkbaldir. İkbal’de Efgani’den etkilenmiş ve şu yorumu yapmıştır:
     “Eğer yorulmak bilmeyen fakat dağılmış enerjisiyle kendisini insanlık için iman ve amel sistemi olarak Müslümanlığa bütünüyle hasretmiş olabilseydi zemin üzerinde olurdu.” (Karaman, 1994)
     “İslamcılara hayırhah baktığı dönemlerde Atatürk’te ondan etkilenmiştir” yorumlarının da yapıldığı Efgani hakkında daha yazacak çok şey bulunmasıyla birlikte biz bir kez daha onun objektif olarak değerlendirilen bir isim olmadığını tekrarlamakta fayda görüyoruz. Efgani ile ilgili araştırma yaparken karşılaştığımız “Köprü Dergisinde” Efgani genel olarak “iyi bir adam çizgisinde” ele alınmış ve onun kıymeti bilinmeyen bir aydın olduğuna vurgu yapılmıştır. Dergi, Risale-i Nur düşüncesinden hareketle Efgani’yi değerlendirmiş ve Said Nursi’nin Efgani’ye atıflarına da yer vermiş. Bunun dışında Onu eleştirenler de Efgani için; zındık, kâfir, vatan haini, mezhepsiz, mason, ateist gibi sıfatları ona mal etmişlerdir. Bu düşünceleri yansıtanlarsa gelenekçi İslam anlayışını kabul eden çevrelerdir.
     Sonuç olarak rahatlıkla iddia edebiliriz ki Efgani’nin hayatında bu kadar bilinmez dönemlerin bulunmasının nedeni sadece onun karmaşık ilişkilere sahip olması değildir. Aynı zamanda Türkiye’de Efgani’yi değerlendiren aydınların ona, kendi bağlı oldukları fikri plan içinden bakmaları da neden olmuştur. Yani iki asırlık hastalığımız olan “izmler” yine bizi bilimsellikten ve neticede doğru yargılara ulaşmaktan uzak tutmuştur.
     Yazımızın bir sonraki bölümünde Efgani ve ünlü oryantalist Ernest Renan’ın mektuplarını değerlendirerek noktalayacağız. Ama bu yazının son bölümünü Üstat Cemil Meriç’in bir sözüyle noktalamak istiyoruz. Zira Merhum Üstadımızın tespiti bizim en baştan beri anlatmaya çalıştığımız “bilimsellik olgusunu” ve “Türkiye’de ki aydın sorununu” en veciz haliyle ortaya koymaktadır.
     “Sakson köleleri boyunlarında bir tasma taşırlarmış; efendilerinin adları yazılırmış bu tasmaya. Aydınlarımızda onlara benziyor, her biri bir şeyhin müridi…” Cemil Meriç (Bu Ülke, İletişim Yayınları, 8. Baskı )

Kaynakça:
—Karaman, H. (1994), “Cemalettin Efgani”, TDVİA. c.10, İstanbul, TDV. Yayınları.
—Türköne Mümtaz’er, (1994), Cemaleddin Efgani, Ankara, TDV Yayınları.
—Fahri Macit, (1998), İslâm Felsefesi Tarihi, (çeviri Turhan Kasım), İstanbul, Ayışığı Kitapları.
—Yiner, Abdünnasır, (1997), “Meşrutiyetten Cumhuriyet’e İslamcılık Düşüncesi”, Köprü (59–60),
—Meriç Cemil,  Bu Ülke, İletişim Yayınları, 8. Baskı.
—Fazlur Rahman M, İslam, Ankara Okulu Yayınları, 7. Baskı, Eylül 2004, Çeviri M. Dağ- M. Aydın.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

"Cemalettin yerini ve çağını bulamamış
 bir hareket adamı, bir makyavelist.
İmanını kaybetmiş bir mümin.”

Cemil Meriç

     Hayatının başından sonuna kadar her zaman tartışma konusu olan Cemalettin Efgani, fikirleriyle bazı aydınların hayranlığını kazanırken bazı aydınlarında nefretini kazanmıştır. Bir batılının deyimiyle "düşmanı olmayanın dostu da olmaz” sözü Efgani’nin hayatının en güzel özetidir galiba.
     Hayatı med-cezirlerle geçen Efgani ilk İstanbul ziyaretinde oldukça iyi karşılanmıştır. Fakat 1871 yılında verdiği bir konferansta nübüvvetin bir sanat olduğunu, ruhun peygamberlere vahiy yoluyla öğretilen ve ifadesini felsefede bulan hakikatler olduğunu iddia etmesi ortalığın karışmasına yetmiştir. Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi dine tecavüz işlendiğini belirterek küfrüne fetva vermiştir. İş gazetelere yansıyınca ve rahatsızlık artınca Efgani’den ülkeyi terk etmesi istenmiştir.
(Cemil Meriç, 1998)
     İlerleyen yıllarda Mehmet Emin Yurdakul kendisine Türkçülüğü Efgani’nin aşıladığını belirtecektir. Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarında anlattığına göre Efgani M. E. Yurdakul’dan halk dilinde ve vezninde millet sevgisiyle dolu şiirler yazmasını istemiştir. Cemil Meriç’in aynı eserindeki bir başka ifadeye göre Efgani; Jön Türklerde "Türkçülük Şuurunu” uyandırmıştır. Yine Meriç Afganlı bir kişinin nasıl olurda ümmetçi fikirlere sahip olduğu halde  Türkçü fikirler uyandırır sorusuna ilginç bir alıntıyla cevap verir: "Ahmet Agayev’e (Ağaoğlu) göre üstadı Efgani, Afganlı değildir; Şeyh Hazretleri aslen Türk’tü, Azeri Türküdür.” (C. Meriç, 1998, s, 67)

     Mehmet Akif Ersoy Efgani’yi "şarkın yetiştirdiği fıtratların en yükseklerinden biri” olarak görür. Daha öncede değindiğimiz gibi M. Şemsettin Günaltay onu "peygamber kadar şayan-ı hürmet, ona itiraz edenler Ebu Cehil kadar lanete müstahak” diyerek resmeder. Tüm bu görüşleri bir önceki yazımızda biraz daha az detaylı da olsa vermiştik. Burada tekrar vermemizin nedeni ise Efgani’yi aydınlarımızın okumadığı düşüncesidir. Zira Cemil Meriç hiç kimsenin Cemalettin’in yazısını okumaya katlanmadığından yakınmaktadır.
     Peki, Efgani hakkında bu kadar zıt fikirler ortada dururken somut örneklerle onun ne yapmaya çalıştığını anlamak çok mu zordur? Bu sorunun cevabı aslında hem kolay hem de zordur. Zira Efgani hakkında eldeki belgelerde, hayatı gibi tartışmalıdır. Ama biz Efgani’nin Ernest Renan’a yazdığı bir mektubu değerlendirerek onun hakkında biraz bilgi edinmeye ve bilgi vermeye çalışacağız. Öncelikle Ernest Renan hakkında bir satır da olsa bir şeyler yazmak gerek. Renan batılı bir oryantalist, şark dilleri uzmanı ve bir Hıristiyan’dır. İslam’a ve diğer dinlere bakışı her zaman olumsuz olmuş olan Renan Kilisenin Orta Çağ Engizisyon uygulamalarını her dinin içerisinde olarak algılayan ve dinleri bu kıstasa göre yargılayan bir oryantalisttir. 1883 yılında Sorbon’da verilen bir konferansta Renan İslam’a ve doğu toplumlarına saldırır. Bu konferansa karşı iki tavır ortaya çıkar: birisi Namık Kemal’e aittir ve diğeri de Cemalettin Efgani’ye. Namık Kemal ünlü Renan Müdafaanamesini bu konferanstan alarak yazar. Cemil Meriç’e göre N. Kemal Renan’la alay eder ve yazılarında hâkim olan üslup "taarruzdur” üslubudur. "Namık Kemal öfke ve küçümseyiş… Cemalettin terbiye ve Makyavelizm” der Meriç. Efgani’nin Renan’a atfen yazdığı mektup C. Meriç’in deyimiyle tam bir teslimiyet içermektedir. Zaten Efgani mektubunun girişinde Renan’a hatırı sayılır bir methiye yazmaktadır. Efgani Renan’ın az hacimli yazısına methiyeler dizerken içimizden ve bizden bir aydın olan Cemil Meriç "Renan’ın risalesini görmeden bu kadar az lakırdıya bu kadar hata sığabileceğini sanmazdım” demektedir. Efgani Renan’ın risalesinde iki noktanın kucaklandığını belirtir:
     a) İslam Dini mahiyeti icabı ilmin gelişmesine manidir.
     b) Arap kavmi tabiatı icabı, metafizik ilimleri de felsefeyi de sevmez.
     Efgani bu iki tespitin ardından dinlerin insanlık tarihinde Renan’ın ifade ettiği gibi tamamen lüzumsuz birer müessese olmadığını belirtir ve savunma noktasında İslamiyet’i ve Putperestliği aynı kefeye koyarak değerlendirir. Ardından da İslam müdafaasına geçer. Ancak müdafaanın daha ilk satırı bizi dehşete düşürmeye yeter. Buyurun bu satırları birlikte okuyalım: "İslamiyet terakkiye mani imiş! İyi ama bu konuda İslamiyet’in başka dinlerden ne gibi bir farkı vardır? Dinlerin hepsi müsamahasız değil mi?” İşte Günaltay’ın ve Akif’in yere göğe sığdıramadığı Efgani kendi kaleminden ve kendi satırlarından bize İslam’la ilgili düşüncelerini yansıtıyor. Devamla Efgani Hıristiyan toplumun dev adımlarla hür ve serazat olarak ilim yolunda ilerlediğini kaydederken "İslam cemiyeti ise dinin vesayetinden kurtulamamıştır” demektedir. İslamiyet ve Hıristiyanlığı aynı kefeye koyarak değerlendiren Efgani gelecekten ümitli olduğunu da belirtir ve "Neden İslam cemiyeti de günün birinde zincirlerini kırıp Hıristiyan cemiyeti gibi ilim yolunda şahlanmasın” der. Daha da kötüsü satır aralarına gizlenmiş cümlelerdir. Cemalettin Efgani Renan’ın huzurunda İslam dininin değil yüz milyonlarca İslamın müdafaasını yapıyorum derken "Filhakika İslam dini ilmi boğmaya ve terakkiyi durdurmaya gayret etmiştir” ifadesi ile insanı hayrete düşürmektedir. Katolik Kilisesinin de aynı sorunları yaşadığını ve halen bu sıkıntıların var olduğunu belirterek "Müslümanların Avrupalılarla aynı medeniyet seviyesine yükselmelerinin çok güç olduğunu” bildiğini beyan eder. Devamla Arap kavminin Renan’a karşı müdafaasına giren "Şeyh Efendi!” Arapların İslam medeniyetindeki katkılarından bahsederken; ilim ummana karışan en büyük kol olan, Türk’ten hiç bahsetmez.
     Arap dünyasının bir süre başarıyla ilme hizmet ettiğini vurgulayan Efgani günümüzdeki bu durgunluğun nedenini ise o kadar ilginç kelimelerle anlatıyor ki, insan ilk duyduğunda satırlara olan güvenini yitiyor. Fakat hata satırlarda değil onu kaleme alan eldedir. Zira Efgani Arap Toplumunun/cemiyetinin bugünkü durgunluğunun tüm faturasını İslamiyet’e çıkarıyor. Cemil Meriç’in aktarımıyla buyurun birlikte okuyalım:
     "Burada İslam dininin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. Şurası aşikâr: bu din (İslamiyet’i kastediyor) nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdatla el ele vermekte tereddüt etmemiştir."
(Cemil Meriç, 1998, s, 73)
     Bu satırlara biz cevap yazmayı aslında uygun bulmuyoruz. Çünkü Efgani de bu iddiaların doğru olmadığını mutlaka biliyordu. Burada sorun şu: İslam âlimi olarak lanse edilen bir kişi nasıl olurda kendi inancı hakkında böylesine uyduruk, saçma, akıl ve bilim dışı hezeyanları iddia diye ortaya koyar. Hatta iddia değil Şeyh Efendiye! Bakarsanız bunlar gerçeklerdir. Daha öncede yazmıştık Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi sert ve taarruza dayanır diye. Efgani’nin yazdıklarındaysa teslimiyet ve Makyavelizm vardır hem de buram buram. İşte bu satırlar da bizim tezimizi desteklemektedir. Efgani… Kökünden, mazisinden kopmuş bir aydının! sonunda ne hale geleceğinin cevabı bu olsa gerek. (Daha önce yine Aygazete’de yayınlanan bir makalede yazar arkadaşımız Erkan Çakıcı "Köz kaman ve Mankurt” terimlerine değinmişti. Bizim Efgani için hiçbir tanım yapmama tavrımız halen devam ederken okuyucularımızın adı geçen yazıyı tekrar okumasını tavsiye ediyoruz.)
     Efgani’nin incileri bu kadarla da bitmiyor. Şey Efendi! Es-Suyuti’ye dayanarak halife El-Hadi’nin Bağdat’ta ilmin kökünü kurutmak amacıyla beş bin âlimi katlettiğini aktarır. Daha sonra da tüm dinlerin mazisinde buna benzer olaylar bulunabileceğini ifade eder. İşte Cemalettin Efgani’den ilginç birkaç tespit daha:
     "Dinler, isimleri ne olursa olsun (ifadeye dikkat ediniz) birbirine benzerler. Din insana imanı ve itikadı zorla kabul ettirir. Felsefeyse onu itikatlardan kısmen veya tamamen kurtarır. İnsanlık yaşadıkça nass ile serbest tenkit, din ile felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. Kıyasıya bir savaş bu… Ve korkarım ki bu savaşta zafer hür düşünceye nasip olmayacaktır.”
     Tarihsel olarak bir halifenin ya da bir hükümdarın şahsi bir uygulamasını kendi dinine mal eden bir "aydındır!” Efgani. Hıristiyanlık ve Putperestlikle İslamiyet’i aynı ölçüde değerlendirmek aklın hezeyanıdır bilinmez. Bu ilmi tabandan uzak saçma iddialar bir cevap dahi hak etmiyor kanaatindeyiz. İslam’ı eleştiren ve bunu kıyasıya yapan Renan’ın bile Cemalettin Efgani’den daha fazla "fikir namusuna” sahip olduğunu düşünüyoruz tüm bunları gördükten sonra. Pandoranın kutusundaki adam olan Cemalettin Efgani, Cemil Meriç’in deyimiyle okunmuş olsaydı, belki de bugün bu kadar tartışılmayacaktı. Tabii daha önce de ifade ettiğimiz gibi Efgani’yi kendine konu edinenler, bilimsel bir bakış açısıyla değil de "kendi üstatlarının” bakış açısıyla onu değerlendirince bu tarz sorunlarla karşılaşıyoruz.
     Son olarak şunun da altını çizmekte fayda görüyoruz; Efgani’nin Renan’a yazdığı bu mektubun ona ait olmadığını iddia edenlerde mevcuttur. Bu mektubu Renan’ın risalesinin yayınlandığı gazetenin uydurduğu, Renan’ın bu sözleri yazarak Cemalettin Efgani’ye izafe ettiği, onun böyle şeyler yazmasının imkânsız olduğu gibi iddialarda mevcuttur. Cemil Meriç "Umrandan Uygarlığa" isimli eserinde bu konu hakkında bir dipnot vererek okuyucuyu bilgilendirmeyi ihmal etmemiş. (Cemil Meriç, 1998, s, 77, dipnot, 7)
     29 Mart 1883 de yayınlanan ve Renan’ın İslam’a saldırılarına karşı Cemalettin Efgani’nin fikirlerini beyan ettiği mektuba bir de Renan’ın cevabı vardır. Bir sonraki yazımızı da bu konuya ayırıp Cemalettin Efgani Dosyamızı kapatacağız inşallah...

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

“Zavallı Türk aydını! Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman tanımış. Peygamber’in adını anmaya cesaret edemeyen
 bir Afganlıyı Peygamber kadar saygıya layık görmüş.”

Cemil MERİÇ

     Cemalettin Afgani’nin Ernest Renan’a iltifatlarla başlayan yazısı hakkında size bir önceki yazımızda detaylı bilgiler vermiştik. Şimdi de Renan’ın Afgani’ye yazdığı yazıya yüzümüzü çeviriyoruz. Öncelikle Renan’da kendisine iltifatla başlayan yazıya mukabelede bulunurken “iade-i ziyaret” kabilinden yazısına “Münevver Asyalı” hitabıyla başlıyor. Afgani’nin yazdıklarının değerlendirmesini yapan meşhur “oryantalistimiz” Renan, “Ufkun dört bir yanından rasyonalizmi öven sesler geliyor. İnsan bu sesleri dinledikçe daha iyi anlıyor ki; din ayırır, akıl birleştirir” diyor. Yani Afgani’nin mektubunun Renan’da uyandırdığı düşünceler dinin ayırıcılık vasfıdır. Tabiatüstü vahiyleri bir kenara itmek lazım diyen Renan, “Ve iman ediyor ki akıl tektir” sözüyle Afgani’nin kendisine hissettirdiklerini betimlemeye başlıyor.  Yazıyı kaleme alırken Afgani ile tanışmasını ve aracı olan kişiyi Renan anlatıyor:
      “İki ay kadar önce sevgili meslektaşım Ganem vasıtasıyla Şeyhi tanımıştım. Üzerimde pek az kişi bu kadar derin tesir yapmıştır. Sorbon’daki konferansımın konusunu bana o ilham etti. Şeyh Cemalettin, İslam’ın peşin hükümlerinden sıyrılmış bir Afganlıdır.”
     Bu noktada karşımıza çıkan problemlerden birisi şu: Sorbon’da Renan’ın verdiği konferans tamamen İslam Toplumuna ağır eleştiriler içeren ve hiçbir bilimsel temeli olmayan iddialara dayalı hezeyanlardır. Bu nedenledir ki dönemin Türk Aydınlarından Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi’ni kaleme almıştır. Böylesine bir şeyi Renan’a Afgani gibi İslam Birliği kurucusu olarak gösterilen bir âlim nasıl ilham etti acaba? Bunun dışında Renan’ın “üzerimde çok az kişi bu kadar derin tesir yapmıştır” sözüyle acaba ne anlamamız gerekiyor? Afgani malum oryantalist Renan’ı nasıl etkiledi? Eğer Afgani, daha önce değindiğimiz yazı dolayısıyla onu etkilemeyi başarmışsa o zaman kendisi için büyük bir sorunla karşılaşacaktır. Zira Renan’a yazılan ilk mektup mazisinden ve İslam Tarihinden haberi olmayan bir cahilin dahi kaleme alamayacağı kadar cehalet doludur. Son bir şüphede bu ikiliyi buluşturan ve Renan’ın “sevgili meslektaşım” dediği Ganem’le ilgi. Bir Hıristiyan olan Halil Ganem bizim için o kadar da bilinmeyen bir sima değildir. Ancak Cemil Meriç’in ifadesiyle “İslam Birliğinin” kurucusu olarak aydınlarımız tarafından selamlanan Şeyh Efendinin Fransa’daki dostu Halil Ganem, Sultan II. Abdülhamit Hanın amansız düşmanı olan kişidir. Cemil Meriç bu ikilinin ilişkisi hakkında şunları yazmaktadır:
      “Renan, Afgani’yi bir masal kahramanı olarak değil, gerçek kişiliği ile bir dinsiz olarak tanımaktadır.”
(C. Meriç, 1998, s, 75)
     Dinlerin değerini onlara inanan kavimlerin tayin ettiğini ifade eden Renan “Cemalettin zinde bir kavmin çocuğudur. Afganistan’da Arya ruhu resmi İslamiyet’in sığ tabakası altında bütün zindeliği ile yaşamaktadır” diyerek Afgani’yi bu mütearifenin en güzel delili diye karşımıza koyuyor. Afgani’nin düşüncelerinin çok bağımsız, şahsiyetinin çok asil ve dürüst olduğunu belirtirken onunla konuştuğu andaki duygularını bakın nasıl dile getiriyor:
      “Onunla konuşurken İbn-i Sina, İbn-i Rüşt gibi eski aşinalardan birinin –başka bir tabirle- beş asır boyunca insan zekâsını temsil eden o büyük ‘Dinsizlerden’ birinin dirildiğini sanıyordum.”
     Tüm bu anlatımlardan sonra Renan Şeyh Efendiye bakıp İran dışındaki Müslüman ülkelerin manzarasını düşünüyor ve -açıkça Türkiye demeden- oralardaki ilmi ve felsefi tecessüsün olmadığı kanaatini “neredeyse yok gibidir” sözüyle belirtiyor. Meriç’in ifade ettiği gibi, Şeyh Renan’a hayran, Renan Şeyhin takdirkârı… Anlaşmamalarına imkân var mı? Renan’ın semavi dinlerin istisnasız hepsini ilmin düşmanı görmesi herkesçe malumdur. Cemalettin Afgani ise bu konuda tam bilgi sahibi olmasa gerek. Zira Renan’a bu konu üzerinde daha fazla durmasını salık veriyor. Renan’sa bu konunun kendisini tanıyanlarca yeteri kadar bilindiğini belirtiyor. Düşünün semavi bir dinin müntesibi olan bir âlim yine semavi dinleri müspet ilme düşman olarak algılamaktadır. Bu nasıl bir tezattır artık siz düşünün. Hani bir atasözümüz vardı “Tüm kuşları öptük de sıra hacı leyleğin kuşuna mı geldi?” diye. Şarkiyatçılarla başı belada olan bir millet, kendini aynı inanca bağlı olarak gördüğünü söylediği bir aydınla! Uğraşmak zorunda kalıyor.
     Renan bazı fikirlerini ortaya koyarken Afgani adına hareket etmeyi de ihmal etmez. Tabi bu tavır fazla muhabbetten mi kaynaklanmaktadır bizler bunu bilemiyoruz. Fakat Renan’ın, kendisi ve Afgani adına söylediği ve yazdığı şeyler hiç de yenilir yutulur cinsten şeyler değildir:
      “İnsan zihni tabiatüstü unsurlardan tecrit edilmelidir. Hıristiyan ve İslam aydınları din bahsinde anlayışlı bir kayıtsızlık göstersinler yeter. Bu Hıristiyan ülkelerde gerçekleşti. Müslüman ülkelerde de gerçekleşirse Şeyh de ben de memnun oluruz.” İşte bu satırların yorumunu siz okuyucularımıza bırakıyoruz. İki dostun karşılıklı muhabbeti ve fikirleri… Renan daha da ileri giderek bütün Müslümanlara cahil demediğini ancak İslamiyet’in ilme büyük engeller çıkardığını ifade ettiğini söyleyerek bir başka noktadan savunmaya giriyor. Devamla İslam idaresi altında bulunan ülkelerde 5–6 asırdır ilmi yok ettiğini belirtiyor. Kaş yaparken göz çıkarmak dedikleri bu olsa gerek. Müslümanların ilim sahibi olup-olmadıkları şahsi bir kanaati taşır ve Renan bu konuda eleştirilince hemen yukarıdaki akıllara durgunluk verecek gerçek dışı saçma-sapan ifadeleri kullanıyor. Renan’a göre Müslümanlar Müslümanlığa dayanarak kalkınamazlar; onlar Müslümanlığın zayıflamasıyla kalkınabilirler. İslamın ilk kurbanları olarak Müslümanları gören Renan, Müslüman’a yapılacak en büyük iyiliği de bulmuş ve dile getirmiştir: Onu dininden kurtarmak. Renan’a göre aklın yolu birdir ve hür düşünceli insanlar sonunda birleşeceklerdir ve bu noktada da kurtuluş “Müslümanların yeni baştan terbiye edilmesidir.”
     İte Renan’ın aklın sınırlarını zorlayan ama kaynağını Afgani’ye dayandırdığı iskambil kâğıdından fikirlerinin final cümleleri:
      “Müslümanların yeniden terbiyesi ciddi olmalı, yani akla dayanmalıdır. İslamın dini şefleri bu gayeye hizmet ederlerse kendilerine minnettar olurum. İslam ülkelerindeki Rönesans, İslamiyet’ten kurtularak gerçekleştirilecektir. Hıristiyan ülkelerde olduğu gibi... Şeyh Cemalettin benim bellibaşlı fikirlerime tezler getirmiştir.”
     İşte size tarihin derinliklerinden bir yaprak… Dost ve düşman kavramlarının içini bu kadar başarısızca doldurmuş aydınları başka hangi ülkede bulabilirsiniz? Türk aydını her zaman bu hatanın benzerlerini yaşadı ve tarih de bizim açımızdan devamlı tekerrür etmeye devam ediyor. Renan’ın ortaya koyduğu ve Şeyh efendinin kendisine ilham ettiği veya delil getirdiği tezleri Türkiye’de kaç aydın biliyordu? Afgani’yi kurtarıcı olarak addedenler veya onu peygamber zamanındaki İslamiyet’i canlandırmaya çalıştığı için “peygamber kadar hürmete layık” görenler acaba onu kaç defa okudular?
     Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi Afgani; imanını kaybetmiş bir mümin, bir makyavelisttir. Afgani; kucağında yaşadığı koca bir ümmetin inancını en basit ve bilimsel temelden yoksun eleştirilere karşı dahi savunamayacak kadar acizdir. Kendi varlığını kazandığı değerlere hakaret eden ve ettiren bir tablo karşısında dahi konuşamayan bu aydın! Neden bizim ülkemizde bu kadar sevildi acaba? Onu bir kere bile doğru-düzgün okumayan Türk Aydını için son sözü biz ilk söz olarak yazımızın başına koymuştuk. Lütfen yazının başındaki alıntıyı şimdi tekrar okuyun ve aydınımızın haline ve tavrına bir kere daha bakın...

 

Kaynak Davut BAYRAKLI(aygazete.com)

Yorum Yaz